, ,

Kemal ANADOL

1971 yılının mayıs ayı içindeyiz… Şimdi Askeri Müze olan Harbiye o zaman İstanbul Merkez Komutanlığı. Orada gözaltındayım. İstanbul, Kocaeli, Sakarya ve Zonguldak illerini kapsamına alan bölgede sıkıyönetim ilân edilmiş. Ben de Karadeniz Ereğlisi Erdemir demir-çelik fabrikasında delinen Ayşe adlı yüksek fırınına sabotajla suçlanan yirmi sekiz işçi arasındayım. İçimizde benim dışında bir avukat, bir gazeteci ve bir öğrenci var. Ülkede gözetime alınan ilk CHP İlçe Başkanıyım.

Orgeneral Faik Türün 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı. Televizyon daha ülke düzeyinde yaygın değil. TRT Ankara’da deneme yayınları yapıyor. Devlet radyosu ve Babıali basını yegâne iletişim araçları. Türün her gün yayınladığı bildirilerle ülke yurttaşlarını titretiyor. Fırtına 1, Fırtına 2 adını koyduğu sokağa çıkma yasaklarıyla tüm İstanbul’u evinde hapsedebiliyor. Göztepe’de adı işkence haneye çıkan Ziverbey köşkünde bizzat işkence yaptığı söyleniyor. Ünlü yazar İlhan Selçuk eliyle yazdığı ifadesinde akrostiş şiir yöntemini kullanmış: “İşkence altındayım!”

Sabotajla suçlanan bizleri Harbiye’den Selimiye Kışlası’na götürecekler. O zaman boğaz köprüsü yok. Karşıya araba vapuruyla geçeceğiz. Benden pek hoşlanmayan bir astsubay ellerime parmak kelepçesi takıyor. Ömrümde ilk kez gördüğüm bu alet iki başparmağımı birden sıktıkça sıkıyor. Hikâyenin sonu uzun. Amacım onu anlatmak değil. Sonunda serbest bırakılıyoruz. Gözaltına alınırken günlerce radyoda okunan adımız, suçlama asılsız çıkıp bırakılınca haber bile yapılmıyor. Aradan bir yıl geçmiş ve yapılan genel seçimlerde CHP Zonguldak Milletvekili seçilmiştim. Emekli olan Faik Türün de ara seçimlerde Adalet Partisi Manisa Milletvekili olarak parlamentoya girmişti. Koridorlarda, genel kurulda, bodrum kattaki berberde benle karşılaşmamak için ya sırtını döner ya da yol değiştirirdi!

Tam seksen dört yaşındayım. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’ü tam da içinde yaşamış bir yurttaşım. 27 Mayıs’ta Ankara Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydim. 29 Nisan 1960 günü Ankara Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Namık Argüç’ün silahsız ve saldırısız öğrencilere kızarak Mülkiye binasını makineli tüfekle tarattığına tanık oldum. 12 Mart 1971’de CHP İlçe Başkanıydım. 12 Eylül 1980 faşist darbesinde ikinci dönem milletvekiliydim. Barış Derneği sanığı olarak Kartal Maltepe ve Sağmalcılar Cezaevlerinde tutuklu kaldım. Uzun ömrümde bende iz bırakan iki başparmağıma takılan parmak kelepçesi olmuş! Hala unutamıyorum.

Televizyondaki toplantıları, oradaki gencecik öğrencileri ve onlara sıkılan biber gazlarını, takılan kelepçeleri görünce belleğim yarım asrı geçen anılara gitti. Olağanüstü dönemleri bazen sanık bazen de avukat olarak yaşayan bir deneyimli siyasetçi ve hukukçu olarak söylüyorum. Silahsız ve saldırısız gösteriler Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına tanınan Anayasal haklardır. Polisin ve güvenlik güçlerinin görevi onların bu hakkı kullanmalarına yardımcı olmak, güvenliklerini sağlamaktır. Provokasyon olduğunda, taşlı sopalı veya silahlı kişileri saptayıp yakalayarak etkisiz hale getirmek, yargıya teslim etmektir. Görüntülerde tanık olduğumuz gibi tutulan bir öğrencinin başına üşüşerek tekmelemek suçtur. Onu gözaltına almak yerine yatırarak ters kelepçe takmak ve kapasına bastırmak tereddütsüz söylüyorum bal gibi işkencedir.

Gelelim bayramı cezaevinde geçiren üç yüz bir öğrencinin durumuna… Suçlama Toplantı ve Gösteri Hakkındaki kanuna muhalefet olan gençlerin hüküm giyseler bile yatarı yoktur. Onları tek tek değil topluca tutuklayan yargıcın da yaptığı bu uygulama Ceza Usulü yasasına aykırıdır ve doğru değildir. Yaşları on sekiz, yirmi ve yirmi beş altı olan gençleri bayramda ceza evine tıkmak devletin ayağına kurşun sıkmasıyla eşdeğerdir. Hele onları her türlü adi suçu işleyen hükümlülerin arasına dağıtmak tam bir felâkettir. Deneyimlerimden biliyorum. Cezaevlerindeki adi suçlular aralarına konan siyasilerden hiç hoşlanmazlar. Onları horlarlar ve aşağılarlar! Eğer gençleri korkutmak için tutuklamak yoluna gidiliyorsa bu da büyük hatadır. Yine deneyimlerime göre söylüyorum. Cezaevlerinde yatanların bazıları törpülenerek bazıları da bilenerek dışarıya çıkarlar! On sekiz yaşında ters kelepçelenerek içeri tıkılan genç hele aklanarak serbest kaldığında başına gelenleri ve ters kelepçeyi ömrünce unutmaz. Aynen seksen dört yaşındaki Kemal Anadol’un parmak kelepçesini unutmadığı gibi!

Kaynak: BÜLTEN